Kapılar Sürmeli
Akif Bedir
Ayazın keskin neşteri açık bulduğu tenleri kesip atıyordu semt pazarında. Eskiden olsa Yasir Amca ile Sümeyye Teyze’nin tezgahı elbirliği ile kurulurdu. Şimdilerle ise kimse yüzlerine bakmıyordu. Kalp hastası Yasir Amca’yla eklemleri kireçlenmiş Sümeyye Teyze soğuktan ellerini ovuştura ovuştura geç de olsa tezgahlarını kurdular. Köylerinde ne yapabilirlerse; bulgur, pekmez ,tarhana, kuru bakliyat onları tezgahlarına dizdiler.
Pazarcılık yaparak okuttuları oğullarının aldıkları evin taksitleri yeni bitmişti. Üniversite okuyan iki torunundan biri de bu sene mezun olmuştu. Özel bir okulda idarecilik yapan oğulları Ahmet maaşından artırdıklarını göndermeye başlamıştı, artık yaşlı anne ve babasının pazarcılık yapmalarını istemiyordu. Onlar ise küçük torunları mezun oluncaya kadar bir iki sene daha işlerini devam ettirmek istiyorlardı.
İki yıldır eşin dostun dillerinin ucuyla verdikleri selamlar da bu Temmuz belasından sonra kesilmişti. Öz memleketlerinde yabancı gibi yaşıyorlardı.
Ahmet Bey matematik branşında başarılı bir öğretmendi. Darbe bahanesiyle çıkartılan khk ile çalıştığı okul kapatılmıştı. Bir anda ülkenin dünyaya ihraç ettiği tek milli marka olan eğitim kurumları şeytanlaştırılmış çalışanları ve gönül bağı bulunanlar terörist ilan edilmişti.
Başlarda, yapılanların yanlışlığı kısa zamanda anlaşılacak ve geri dönülecek beklentisi vardı herkeste. Zaman ilerledikçe her gün bir önceki günü aratır olmuştu.
Ahmet Bey, babasının rahatsızlığını bildiği için olanları ailesine yansıtmamaya çalışıyordu. Bunda çok da başarılı olamamıştı.
Televizyon haberlerini izledikçe, Yasir Amca’nın kalbi duracak gibi oluyordu. Sümeyye Teyze her akşam bir bahane bulup kocasının haberleri izlemesini engellemeye çalışıyordu. Kaç defa kalbini tutarak benim çocuklarım terörist değil diye inlediğine şahit olmuştu.
Ahmet Bey okulları kapanınca işsizlik maaşına başvurdu. Ordan gelen para ile ancak oturduğu evin kirasını elektiriğini suyunu ve telefon faturalarını karşılayabiliyordu.
Rezzak olanın Allah olduğuna gönülden inandığı için isyan etmiyor yeni rızık kapıları arıyordu.
Sigortalı işlere başvuramıyordu. Kod 39 diye bir şey karşısına çıkıyordu. Devlet hem öğretmenlik lisansını iptal etmiş, hem de başka işlerde çalışamasınlar diye önlerine engel koymuştu.
Olsun diyor, sigortasız çalışırım diyor bu sefer de ya iktidardan korkutukları için ya da iktidarın pompaladığı algıya inandıkları için insanlar iş vermiyordu.
Bütün kapılar kapatılmıştı. Tam bir boykot uygulanıyordu. Yukardan ağaç kabuğu yesinler deniyor, aşağıda aynen uygulanıyordu.
Ahmet Bey açık kapı aramaya devam etti. Özel ders vermek için öğrenci aramaya başladı. Yaşadıkları şehirde tanınıyorlardı. Başarılı bir okulun idarecisiydi. İnsanlar piyasanın çok aşağısında verilen özel derse rağbet etmiyordu. Yedikleri terörist damgası bu kapıyı da kapatmıştı.
Babası gibi matematik öğretmenliğinden yeni mezun olan büyük oğulları Tarık da aynı muameleye uğramıştı. İhtiyaç duyulan bir branş olmasına rağmen atanamıyordu.
Özelde iş bulmak için başvurdukları yerler de yeni mezun olmasını bahane ederek iş vermiyordu.
Oturup bir karar vermeleri gerekiyordu. İşsizlik maaşının kesilmesine az kalmıştı.
Memleketlerine taşınmaya karar verdiler.
Orada az tanındıkları için özel ders bulabilirlerdi. Kira derdi de olmayacaktı.
Oğullarının durumuna üzülen Yasir Amca ile Sümeyye Teyze çocuklarının yanlarına gelecek olmaarına sevinmişlerdi.
Evleri dört kişiyi daha kaldıracak kadar geniş değildi. Oğlunun bize taşının teklifini de evin pazar yerlerine uzaklığı ve pazar eşyalarının yer problemi yüzünden kabul edememişlerdi. Yine de aynı şehirde olmaları bir dolmuşluk mesafe yakınlaşmaları onlara yetmişti.
Başlarda Ahmet Beyin düşündüğü gibi gelişti olaylar. Üç beş öğrenci bulup özel ders vermeye başladı. Kendi adına tekerlek dönmeye başlamıştı. İsyan etmiyor ellerine geçene şükrediyordu.
Şimdiki dertleri atanması yapılmayan oğullarıydı. Psikolojisi iyice bozulmuştu. Durumlar düzelinceye kadar başka işlerde çalışmasını istiyorlardı. O da, “Ben boşuna mı okudum?” diyordu. Neyse ki bir tavukçuda ona da bir iş bulunca biraz olsun işler yoluna girmişti.
Ahmet Bey oğullarının iş bulmasıyla ailesine, pazarcılığı bırakmalarını ve yanlarına gelmelerini tekrar teklif etti. Onlar da “Elimiz ayağımız tutuyorken biraz daha yapalım, daha ortalık tam düzelmedi” diye karşlık verdiler.
Darbe fırtınası, kapılarına çarpı konan evleri içinde yaşayanların başına yıkmaya devam ediyordu. Biraz olsun işleri yoluna koyup kendi adlarına yüzleri gülmeye başladığı günlerin karanlık bir sabahında polisler kapılarına dayandı. Ahmet Bey’i alıp gittiler.
Bindikleri aracın dönmeye başlayan tekerlekleri tekrar çamura saplanmıştı. Yasir Amca’nın yorgun omuzlarına büyük bir yük binmişti. Tavuk kesemeyen biricik oğlu terörist diye tutuklanmıştı. Ailenin ekonomik yükü yine onun omuzlarındaydı ama o, melek fıtratlı oğluna ‘terörist’ denmesine ve eşin dostun, “Bir suçu olmasa tutuklanmazdı” demelerine dayanamıyordu.
İftiranın ağır yükü omuzlarında, eşiyle pazarlara çıkmaya devam ettiler. En azından pazarın gürültüsü ve telaşı onları biraz olsun yaşadıklarından uzaklaştırıyordu.
Yasir Amca pazarlarda kafasını dağıtsa da göğsünün üstüne çöreklenen sancı her gün onu biraz daha zayıf düşürüyordu.
Aradan bir ay geçmeden polisler tekrar gelip kapılarını dövmeye başlamıştı. Bu sefer Tarık için gelmişlerdi. Suçu Cemaat yurdunda kalmasıydı.
Onu da tutuklu yargınlanması kararıyla üniversiteyi okuduğu Doğu iline gönderdiler.
Aile başladıkları noktaya dönmüştü. İkinci kapı da kapanmış, bütün yük tekrar Yasir Amca’nın omzuna konmuştu. Yaşlı vücudu yükü kaldırabiliyordu, “Daha ben ölmedim” diyordu ama iftirayı kalbi kaldırmıyordu.
Soğuk bir şubat sabahında Sümeyye Teyze’yle beraber pazar tezgahını kurarken, göğsünde çöreklenen yılan ölümcül zehrini boşaltmıştı. Yaşlı ve yorgun kalbi büyük mahkemede hesaplaşmak üzere benden bu kadar deyip durmuştu.
Gözünün önünde yetmiş yıllık çınarın yıkılışıyla “Beyyyyyy!” diye feryadı basmıştı Sümeyya Teyze. Sanki bütün kapılar büyük bir gürültüyle üstüne kapanmıştı. Eli ayağı boşalmış, kocasının üstüne yıkılmıştı.
Ambulans gelip iki yaşlı insanı alıp gitmiş, sahipsiz kalan pazar malzemelerinin üstü bir bezle örtülmüştü.
Olanları bir pazar müşterisinin haber vermesiyle öğrenen gelinleri koşarak hastaneye gelmişti.
Yasir Amca çoktan vefat etmişti. Sümeyye Teyze ise acilde gözlem altındaydı. Yakın akrabalara haber verildi. Cenazeyle birkaç erkek akraba ilgilendiler. Sümeyye Teyze de biraz toparlayınca evine getirildi.
Eş dost buraya gelir deyip evinde kalmaya devam etti. Gelini ve torunu onu yalnız bırakmamak için yanına yerleştiler.
Sümeyye Teyze kocasının hatıralarından kopamıyordu. Pazara da çıkamıyordu. Sadece ağlıyordu. Kimseye el açmadan bu yaşına kadar alnının teriyle kazanmış, bir de evladını okutmuştu. Son günlerinde insanlara muhtaç bırakarak giden Yasir’ine çok kızıyordu.
Sabahları pazara gitmek yerine, bir eline bastonunu diğer eline Kuranını alıp mezarlığa gidiyordu.
“Hayır Allahın dilediğindedir.
O bu kadar masuma bir hikmeti olmazsa bu çileleri çektirmez. Evlatlarımın masumiyetlerini göstermeden Allah’ım canımı alma, beni güzel haberle Yasir’ime kavuştur!” diye dua ediyordu.
from Mağduriyetler http://magduriyetler.com/2018/05/11/kapilar-surmeli/
Hiç yorum yok