Fatma Yılmaz – Öğretmenin Aklını Aldılar
—Türkân Hanım! Ömrümüzün bu deminde kıştan sonra bahar geldi. Hamd olsun emekli de olduk, Rabbim bugünleri de gösterdi. Az çok başımızı sokacak iki göz evimiz de var. Tuncay da Hollanda’ya yerleşti. Şükürler olsun sağılığı da, işi de iyi. Kızımız Tülin’in de üniversiteyi bitirmesine de bir yıldan az kaldı. Nasip olur bitirince ona da bir iş buluruz.
—Senden önce Arif Beyler kızın okulunu bitirmesini dört gözle bekliyorlar.
—Nedenmiş o?
—Neden olacak Mustafa Bey, bilmez gibi sorma.
—Haa, anladım. Tamam da daha kızın yaşı ne başı ne?
—Ne yani her şey yaşla başla mı?
—Evlendiğimizde on yedimi yeni bitirmiştim. Anam-babam imza vermeseydi, beni alabilir miydin?
—Alırdım tabi.
—Nasıl alırdın?
—Alamasam da kaçırırdım.
—Öyle kolay mı adam kaçırmak, kaçırırmış? Kim kaçardı ki?
—Şimdi böyle söylüyorsun ha? O zamanlar, “Aman Mustafa’m, bir an önce davran elini çabuk tut. Yoksa haftaya beni istemeye gelecekler. Hem de o soysuz adama. Babam yaşında herif. Utanmadan bir de “alacağım onu” diyormuş. Anam-babam vermez bilirim ama bu heriflerin sağı solu belli olmaz. Bakarsın olmadık bir şey yaparlar. Ya gelin beni isteyin, ya da al götür buralardan Ne olur kararını ver.” Demiyor muydun? …
—Çocukluk işte. Boşuna telaşlanmışım. Zaten o adamlarınki de olmayacak bir işti.
—Sen yok musun sen. Rabbim iyi ki seni bana yazmış. Nazlanman da, kızman da, sevmen de bir başka.
—Altmış yaşına merdiven dayadık. Ne sevmesi. Bizimkisi alışkanlık.
—Bak şu konuşana. İlla beni söyleteceksin. İlla duyacaksın o sözleri. Türkân, seni seviyorum, seviyorum, seviyorum…..
—Tamam, tamam. Ömürsün vallahi. Kız duyacak, ayıp olur.
—Duyarsa duysun. İnsanın eşine sevdiğini söylemesinin neresi ayıp. Bırak ayıbı, huzur ve mutluluk sebebidir. Asıl ayıp olan sevdiğine sevdiğin söylememek, söyleyememektir.
—Tamam Mustafa’m tamam. Anladıkkkk,
—Anladık demekle olmaz. Sen de söyle bakalım. O zaman susarım. Yoksa avazım çıktığı kadar bağırırım.
—Yok artık. Kocaman adam.
—Söylüyor musun, söylemiyor musun. Biiir, ikiiii, Ü..
—Tamam, tamam, ben de.
—Yoo. Öyle değil. Sen de ne?
—Tamam “ben de” dedim ya.
—Sen de ne?
—Offf, darlandırma adamı.
— Biiir, ikiiii, Ü..
—Tamam, ben de seni seviyorum. Oldu mu istediğin?
—Oldu bir tanem, oldu.
—Hadi bakalım, uyandır uykucu kızını da kahvaltımızı yapalım. Hem sen bugün yeni bir işe başlayacaksın. Daha ilk günden geç kalma.
—Daha saat sabahın yedisi. Az daha uyusa.
—Anca hazırlanır. Akşam ders çalıştı, geç yattı ama bugün sınavı da var.
Evdeki tatlı şakalaşmalar, takılmalar Güven ailesine ayrı bir hava yaşatıyordu. Kim bilir kaç kere bu sahneler yıllarca tekrarlanmıştı. Dört ay öncesindeki 2016 Temmuzunun yakıcı sıcağına hainlerce gökten yağdırılan ateş toplarıyla ülkenin geleceği onarılması güç yaralar almış, insanlar birbirlerine düşman edilmişti. Güven ailesi de olup biteni televizyon ekranlarından seyretmiş, günlerce şehrin meydanlarında yapılan ihaneti lanetlemişti. Ailecek şehit olanlara hatimler indirmişler, yaralıların hastanede ziyaretlerine gitmiş, yakınlarını teselli için evlerinde ziyaretler etmişti.
Sonbaharın kışa evrilmeye başladığı soğuk bir Kasım günü yine kahvaltı yapılmıştı. Evde tatlı bir telaş vardı. Ne de olsa yeni bir başlangıcın ilk günüydü. Mustafa, emeklilik sonrası yeniden öğretmenliğe dönmüş ve beşte bir hissesini devraldığı etüt merkezine gitmişti. Eğitim-öğretime hem yatırım yapmış hem de öğretmenlik gibi kutsal bir mesleğin aziz bir neferi olarak yeni nesillere bir şeyler verecekti. Öğretmenliğe ilk başladığı günlerden daha heyecanlı hissetti. Derken vedalaşıp evden çıktı. Metroya bindi. Beş durak sonra indi.
Evde de akşam yemekleri hazırlıkları başlamıştı ki çok geçmeden gelen bir telefonla Türkân Hanım adeta yıkıldı kaldı. Mustafa Bey öğretmenliğe başladığı ilk günde, hisse aldığı etüt merkezini polisler basmıştı.
—Buyurun, ne istiyorsunuz, hayırdır? Demeye kalmadan onlarca polis merkezin sınıflarına dağılıverdi.
Ders saatinde içerideki masum çocukları, elinden-kolundan yaka-paça dışarı attılar.
—Çıkın dışarı. Burası kapandı. Birazdan da mühürleyeceğiz.
Mustafa Bey’in çıkışları fayda etmedi.
—Durun, yapmayın. Ne kapanması, ne mühürlenmesi.
Gözleri kan çanağı gibi öfkeden kızaran polislerden biri Mustafa Bey’ bağırdı.
—Moruk, sen de buranın ortaklarındanmışsın. Adın listede.
—Lütfen biraz saygılı olun. Ben babanız yaşındayım. Evet ben de buranın ortaklarındanım. Beşte bir hissesinin satıldığını gazetede ilanda gördüm. Hisse sahibiyle buluştuk. Anlaştık, on beş gün önce de devraldım. Bugün de öğretmen ihtiyacından dolayı geldim ve birazdan derse girecektim. Daha ilk günüm. Hem ne listesi, ne adı kardeşim.
Polis olanca hiddetiyle azarladı.
—Sus be ihtiyar. Ben senin kardeşin değilim. Senin gibilerle kardeş olunur mu? Olsa olsa düşman olunur, hasım olunur. Hadi ellerini de şu kelepçeden bilezikleri takıvereyim. Bak nasıl da yakışacak sana. Hadi, hadi sallanma.
Etüt Merkezine dalan onca polis etrafı harabeye çevirdi. Dolaplarda bir tek eşya bırakmadılar yere sermedik. Birçok duvarı da balyozlarla “gizli oda, gizli geçit arıyoruz” bahanesiyle delik deşik ettiler. Eğitim-öğretim materyallerini kırıp döktüler. Anadolu’nun güzel kentinde örnek gösterilen etüt merkezi, tsunamiye uğramış, kasırga geçirmiş gibi oldu. Ama polisler kendilerine göre garanticiydi (!). Uydurma, asılsız tutanaklar yapıp “polise mukavemet eden…. İle …. Adlı kişilerin sebep olduğu kargaşada ve kavgada bir kısım eşya zarar görmüştür. Şahıslar derdest edilerek gözaltına alınmıştır….” İmzaladılar. Üstüne üstlük bu tutanaklardan birini de Mustafa Bey’e imzalatmak istemişlerdi ki akıllara ziyan bir durumdu. Mustafa Bey imzalamayınca da tutanağın altına “…imzadan imtina etmiştir..” yazmayı marifet saymışlar, “…Vay moruk vay, imzalamazsın ha, polis merkezinde görürsün anyayı Konya’yı….” Diye de tehdit etmişlerdi.
Tehditler Polis Merkezinde tehditler gerçeğe dönüşmüş, yapmadıkları işkence kalmamıştı
Mustafa Bey’e.
—Söyle moruk! Kimin emriyle aldın bu hisseyi. Parayı hangi örgüt mensubundan aldın? Nereden buldun? Etüt Merkezi adı altındaki bu yerde hangi örgütsel eğitimleri veriyorsunuz? İtiraf et kurtul, söyle her şeyi. …
Sorular, sorular…
Sorgular, sorgular..
On dört gün boyunca süren işkenceler.
Sabahları kuru simit parçacıkları dışında akşamları ya bir tas çorba ya da yine takır takır kurumuş simit parçacıları.
—Abdest almalıyım.
—Sular akmıyor,
—Bari tuvalete gideyim.
—Sık dişini yarın gidersin.
—Ama dün de öyle demiştiniz. Zehirleneceğim.
—Sık dişini dedik ya moruk. Uğraştırma bizi.
Gözaltındaki ilk günlerde bu türden konuşmaların sayısını unutmuştu Mustafa Bey. Sonrası da insanlık onuruna yakışmayacak işkenceler….
On dört gün sonunda savcının karşısında etrafı tanımaz olmuştu. Zira gözaltındayken epilepsi hastalığı sebebiyle kullandığı ilaçları vermemişlerdi. Nöbetleri artmıştı. Dayanılmaz işkencelerle de gönlünü dış dünyaya kapadı. Savcının üç-dört dakikada Sulh Ceza Mahkemesine “tutuklama” talebiyle sevk ettiğinde mahkeme hakîmi de Mustafa’nın halini beğenmemiş ve yirmi dakikada tutuklanmasına deyip cezaevine yollamıştı.
Cezaevi aracından inen Mustafa’nın hali hiç de iç açıcı değildi. Buna rağmen hücreye kapatıldı, tecrit edildi. Tam yirmi koca gün. Karanlıklar içinde, bir başına. Vücudu dayanmayan Mustafa’nın ruhu da iflasın eşiğindeydi. Nitekim cezaevi doktorunun Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevki uygundur” raporunu yazıp “Aman, buralarda tutmayın. Derhal yatırın. Bitmiş bu adam” demesiyle hastaneye yattı.
Babasının halini gören Tülin son sınıfta okulu bıraktı. Üç yıl art arda bölüm birinciliğini bırakmayan Tülin’in kayıt dondurma talebi de kabul görmediğinden bütün derslerden kaldı. Okuldan da soğumuştu, hayattan da. Depresyon ilaçlarıyla zar-zor ayakta duruyordu.
Bin bir uğraşlarla hastanede ziyaretine gelen Tülin, babasının sözleriyle hem kahroldu hem de teselli buldu.
—Kimsiniz bilmiyorum evladım!. Fakat anlaşılan benim durumuma üzülüyorsunuz. Belki de akrabamsınız bilemeyeceğim. Amma üzülmeyin, tasalanmayın. Allah kulunu hiç darda bırakmaz. Her zorluğun bir kolaylığı vardır. Bugün buralarda bizi misafir eden hayat, yarın nerelerde konuk eder bilinmez. Bildiğim bir şey var Allah bizim vekilimizdir. Allah seni anana-babana bağışlasın. Bahtın açık olsun kızım. Var git yanlarına, merakta bırakma onları. Allah’a emanet ol.
Kaynak: Mağdur Hikayeleri – Mağduriyetler http://magduriyetler.com/2019/09/25/fatma-yilmaz-ogretmenin-aklini-aldilar/



Hiç yorum yok